05/05/2025
Savcı işaret etti. Gardiyanlar, masanın üzerinde duran kağıda sarılı bir paketi açtılar; çıkardıkları beyaz ölüm gömleğini, başından geçirerek Deniz'e giydirdiler. topuklarına kadar uzanan, kolsuz dar, patiskadan dikilmiş, kılıf gibi bir şeydi. deniz'in kolları gömleğin içinde kalmıştı. ayaklarındaki prangayı çözmek istediler. anahtar pranganın asma kilidini açmadı. Deniz sessiz sakin bekliyor prangasını açmaya çalışanlara bakıyordu. başka anahtarlar bulunup getirildi. hiçbiri açamadı kilidi.bu arada bir albay: “prangayı çözmeden yapalım şu işi” dedi.
infaz savcısı: “yok canım, bunlar uslu çocuklar, çözelim” dedi. “kilidi kim kilitledi? “ bulun getirin onu.anahtarları üzerinde taşıyan bir astsubayı bulup getirdiler. hüseyin'in odasında gördüğümüz astsubaydı. elinde bir anahtar destesi vardı. desteyi uzattı gardiyana. birkaç denemeden sonra anahtar bulundu pranganın kilidi açılabildi. gardiyan, çözdüğü bilek kalınlığındaki prangayı odanın köşesine, betonun üzerine fırlattı.
Deniz bize döndü: “cezaevinden bizi yangından mal kaçırır gibi kapıp havada getirdiler. ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. postallarımın bağlarını bağlasınlar; asılınca postallarımın ayağımdan düşmesini istemem” dedi. bir görevli, eğilip deniz'in açılmış bağcıklarını bağladı. iki gardiyan iki kolundan kavradı. “hadi” dediler.
deniz, kalktı dimdik yürüdü iki gardiyanın arasında. çok metin gitti.
avluya çıktık. darağacı avlunun karşı duvarına yakın bir yerdeydi.
karanlıkçaydı avlunun o bölgesi; aydınlatılmamıştı dışarının ışıklarıyla aydınlanıyordu. deniz, gardiyanların yardımıyla masaya çıktı. masa yemek masası yüksekliğindeydi; hele kolları bağlıbiri için tek başına, yardımsız çıkmak kolay değildi. deniz'in kolları bağlıydı arkasından, beyaz
ölüm gömleğinin içinde; topuklarına kadar sarkan beyaz gömleğin eteği de daracıktı. masaya çıkarıldıktan sonra tabureye kendi çıktı. basıkça bir tabureydi. tepeden sarkan ilmiğe boynunu kendi geçirmek istedi. ilmik sıkılmıştı, dardı kendiliğinden kafasından geçemezdi. bir gardiyan çıkıp ilmiğin halkasını genişletti, başından geçirip indirdi deniz'in boynuna.
ancak, sarkan urgan nedense iki kattı; altta ilmik de ki kattı. çift ilmik vardı deniz'in boğazında. üçünün içinde sesi en gür olan deniz'di. duruşmalarda da öyleydi. işte o anda. deniz son sözlerini söyledi:
“yaşasın tam bağımsız türkiye. yaşasın marksizmin -leninizmin yüce ideolojisi. yaşasın türk ve kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi. yaşasın işçiler, köylüler. kahrolsun emperyal---izm,
derken, 'izm'i bütünleyemedi, çünkü, infaz savcısının
“çek! çek!” diye bağırması üzerine, cellat arkadan tabureye ayağıyla vuruverdi.
dört adım ötemdeydi. bir infaz olayının tanığı gibi değildim, devrimci bir eylemi izliyor gibiydim. tepkim olağandı. çok dikkatliydim: tabure masadan düştü yere. deniz'in
ayakları masaya değdi, tabanlarıyla basamadı ama uçları değdi masaya. anlaşılan, deniz'in uzun boylu
oluşunu hesaplayamamışlardı. bu durum, görevlilerde bir şaşkınlık yaratmıştı. İnfaz savcısı: "masayı çekin altından!" diye bağırdı.
masayı çektiler. gitmişti Deniz. o anda yüzü tam karşımdaydı; yüz yüzeydik. gözlerinde anlam yoktu. ayakları masaya değdiği
anda bakışları bir anda anlamsızlaşmıştı. masa ayaklarının altından çekilince, urganın ucunda dönmeye başladı. tam 360 derece döndü havada, sonra ağır ağır 180 derece daha döndü ve durdu. öylece kaldı havada. yalnızca urganın ucunda yana düşmüş başı ve beyaz ölüm gömleğinin altında da artık onsuz kalmış postalları gözüküyordu. ve bedeninde kasılmalar başladı. sanki kollarını
çözmek, kelepçeden kurtulmak ister gibiydi. kollar omuzlarda kasılıyor, ayaklarda bir titreşim görülüyordu.
Saat tam 01.25'ti. ilmik boğazına oturduktan sonra bunlar 4-5 saniye içinde olup bitti. baktım orada bulunan, olayı merakla izleyenlerden Deniz'leri ölüme mahkum eden mahkemenin başkanı ali elverdi'nin dudaklarında sigara vardı; ellerini arkasında kavuşturmuştu. infaz savcısı, yanındakilere küçük şakalar yapmaya çalışıyordu. ama yaptığı şakalara yine kendi gülüyordu nedense. gülmesi garip seslerle beliren biriydi. ve orada somutlaşan bir şey vardı: gardiyanlar, telkin'i kabul edilmeyen başı şapkalı imam, iki sivil doktor, tam bir saygı duruşu içinde infazı izlediler. subaylar, küme küme, kapı altının koğuşlara açılan kapısı önünde haki giysileriyle duruyorlardı. tevfik türüng, elleri parkasının ceplerinde, kısacık boyu, kısık gözleri, çopur yüzüyle olayı saygısızca izliyordu. bu arada ali elverdi, nedense üşümüş olacak ki, parkasını getirtti. çıt çıkmıyordu avluda. birden bir çırpınış sesi, kalabalıkta şaşkınlık yarattı. başlar hızla sesin geldiği yöne döndü. yüzlerden bir ürperti geçti. duvarın çıkıntısında düşmemek
için kanat çırpan bir güvercindi bu. bir güvercindi çırpınan.
sonra yüzler yine eski katı görünümüne döndü. doktorlar yanımızdaydı. halit bey, birine döndü: “bilinç, ne kadar zamanda kaybolur?”diye sordu.
“hemen o anda kaybolur bilinç” dedi doktor. “ama ölüm 5 ile 7 dakika arasında tamamlanır.”“yaftayı asın boynuna” dedi infaz savcısı.
bir dosya kağıdı boyutlarındaki kartonun üzerinde büyük harflerle karar yazılmıştı. kartonun iki ucuna bağlı bir ip vardı. yafta asıldı Deniz'in boynuna. savcı, doktorlara, ölüyü muayene etmelerini söyledi. bunu bir emir biçiminde söylemişti. iki doktor yanaşıp Deniz'in gömleğini sıyırdılar yukarı doğru. gömleğin altında kalan kollar çıktı ortaya. nabzını dinlediler. “nabız atıyor” dediler.
oysa infaz gerçekleşeli on dakika olmuştu. bunun nedeni: çift kat ilmik kullanılması, deniz'in dik yakalı kazak giymiş olması, bir de güçlü
bir beden yapısına sahip olmasıymış. savcı, cellatlara, "kelepçeyi çözün!" dedi. kelepçe açıldı. kollar beyaz gömleğin içinde sarktı. bir on dakika daha bekledik.
doktorlar yeniden yokladılar ölüyü. “biraz daha bekleyelim” dediler.
nabız atışları hala dinmemiş.
ve 02.15'te doktorlar ölüyü son bir kez daha
gözden geçirdikten sonra başlarını salladılar. tamamdı.
Gülünün Solduğu Akşam ERDAL ÖZ...